Yaşam boyu ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için zamanımızdan, uykumuzdan, ailemizle çıkabileceğimiz bir yolculuktan ve daha fazlasından vazgeçiyoruz. Bizler görünmez zincirlerle patronlara verimli olmaya mecbur bırakılmıyor muyuz? Yasalarla işçilerin hakları korunmaya çalışılıyor olsa dahi, denetimlerin yetersizliğinden dolayı hak ihlalleri yapılmaya devam ediliyor. Sağlığa uygun olmayan çalışma şartları, çalışan güvenliğinin firma kâr marjı kaygısıyla sadece kağıt üzerinde kalması ve ücretlerin çok düşük tutulması en göze çarpan olumsuzluklardır.
Fiziki olarak zincire bağlı olmak ile bir başkasının yanında, onların dilediği şekilde yaşamaktan ne farkı var ki şu anki çalışma düzeninin? John Kenneth Galbraith’in İktisat Tarihi kitabında içinde bulunduğumuz durumu özetleyen “Ortaya çıkan duruma kölelik demek –ücret kölesi– hepten bir abartı değildi.” cümlesi, bugün bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Peki, kendi tablomuza bakacak olursak; TÜİK’in 30 Aralık 2025’te yayınlamış olduğu verilerde durumumuz nasıl görünmekte? Sürekli yoksulluk oranı 0,1 puanlık azalışla %13,6 olurken; nüfusun %28,8’inin sızdıran çatı, nemli duvarlar ve çürümüş pencere çerçeveleri gibi problemlerle yaşadığı tespit edilmiştir. Ciddi yoksulluk oranının ise 0,6 puan azalarak %13,0 olarak kaydedildiğini görüyoruz.
Günümüz çalışma düzenine dönüp baktığımızda; bizlere “özgürlük” vaat etse de barınma ve beslenme gibi en temel ihtiyaçların karşılanabilmesinin dahi kazanılan ücretle ucu ucuna yettiği bir dünyada, bu özgürlük sadece bir yanılsamadır. Ücret köleliği, antik çağdaki benzerinden farklı olarak bugün fiziksel zincirlerle değil; ödenemeyen faturalar ve sızdıran çatılarla varlığını sürdürüyor. Toplumda hissedilen bu ağırlık, hiçbir iktisadi verinin dar kalıplarına sığmayacak kadar büyüktür. Sonuç olarak bakıldığında ekonomi; insanı yaşattığı sürece bir başarı hikâyesidir, onu tükettiği sürece değil.

YORUMLAR