Bir kadının ellerine baktığınızda sadece bir uzuv görmezsiniz. O ellerde sabahın ayazında süzülen tütün kokusu, çocukların ateşini ölçen şefkatli bir serinlik ve toprağı tırnaklarıyla kazıyarak var edilen ekmeğin sertliği vardır. Emek, kadın için sadece bir mesai kavramı değil; hayatın her anına sızmış, karşılığı genellikle sadece bir “teşekkür” olan sessiz bir direniştir.
Her kadın, içinde hiç kimsenin duymadığı bir okyanus taşır. Okyanusun dibinde ise söylenmemiş sözler, ertelenmiş arzular ve başkaları için feda edilmiş “ben”ler yatar.
Mutfak pencerelerinden dışarı bakarken kurulan o uzak hayaller, iş yerinde dosyalar arasında yitip giden gençlik enerjisi, Sokak lambalarının altında hızlanan adımların yarattığı o tarif edilemez tedirginlik ve yaşama mücadelesi…
Bu çığlıklar gürültülü değildir; bir iç çekişte, bir bakışta veya sabaha karşı bitirilen bir işte saklıdır. Toplumun onlara biçtiği rollerin altında ezilmeden, kendi kimliğini bulmaya çalışan her kadının hikayesi aslında başlı başına bir destandır.
Kadınlar dünyayı sadece doğurmazlar, onu her gün yeniden inşa ederler. İlmek ilmek ördükleri hayatın içinde, hak ettikleri şey sadece yılda bir gün hatırlanmak değil, her gün özgürce soluk alabilmektir. Kendi sesini duyurmak için bağırmak zorunda kalmadığı, emeğinin gölgede bırakılmadığı bir dünya, sadece kadınlar için değil tüm insanlık için tek kurtuluştur.
Bir kadının sessizliği, teslimiyet değil; fırtına öncesi biriktirdiği güçtür. O güç bir kez uyandığında, yer kabuğunu bile çatlatacak kadar gerçektir.
8 Mart, bu kadim emeğin ve bitmeyen umudun onuruna bir saygı duruşudur.

YORUMLAR