Zaman mı Hızlandı, Yoksa Biz mi Çok Yorulduk?
Bazen durup düşününce, çocukluğumuzun o upuzun yaz ikindilerini hatırlıyorum. Hani o güneşin pencereden süzülüp halının üzerinde asılı kaldığı, vaktin geçmek bilmediği, huzurlu sessizlikleri… O zamanlar bir saatin içine koca bir dünya sığardı. Bir mektubun yolunu gözlemek, sevdiğimiz bir şarkının radyoda çıkmasını beklemek ya da çekilen fotoğrafların banyo edilip gelmesi için gün saymak… Beklemek, hayatın doğal bir parçasıydı ve o bekleyişlerin içinde tatlı bir heyecan vardı.
Şimdi ise sanki görünmez bir el, hayatın “hız” düğmesine basmış gibi. Sabah kahvesiyle akşam çayı arasındaki o koca zaman dilimi, bir göz kırpması kadar kısa geliyor artık.
Acelemiz Nereye?
Aslında saniyeler aynı saniye, dakikalar aynı dakika. Ama biz o kadar çok şeye aynı anda yetişmeye çalışıyoruz ki, zamanın ruhunu kaçırıyoruz. Eskiden bir iş biter, bir diğeri için zihinde bir boşluk açılırdı. Şimdi ise bir elimizde telefon, diğerinde bir iş; zihnimiz ise çoktan bir sonraki adımın telaşında. Her şeye “hemen” sahip olma isteği, aslında bizi o anın tadını çıkarmaktan alıkoyuyor. Bir çiçeğin açmasını, bir çayın demlenmesini, bir dostun gelmesini beklerken geçen o “boş” vakitler, meğer ruhumuzun dinlenme alanlarıymış.
Durmanın Güzelliği
Zamanın bu kadar hızlı akıp gitmesinin sebebi belki de bizim hiç “durmuyor” oluşumuz. Bir film izlerken bile gözümüz telefonda, bir yemek yerken aklımız yarınki toplantıda… Hayatı bir “bitirilecek işler listesi” gibi yaşadığımızda, anılar birikmiyor, sadece günler geçiyor. Akşam olduğunda hissettiğimiz o tatlı yorgunluk değil de, yetişememişlik hissi bundandır belki de.
Küçük Bir Mola Hakkı
Zamanı durduramayız ama belki biraz yavaşlatabiliriz. Her şeye yetişmek zorunda olmadığımızı, her haberi anında duymanın şart olmadığını kendimize hatırlatarak… Bazen sadece camdan dışarı bakmak, bir fincan kahveyi hiçbir şey düşünmeden yudumlamak ya da sadece “beklemek”…Hayat, vardığımız o son durakta değil; o duraklar arasında verdiğimiz o küçük, sakin molalarda gizli. Belki de yeniden, acele etmeden yaşamayı; bir şeylerin kendiliğinden olgunlaşmasını beklemeyi öğrenmeliyiz.Çünkü en güzel şeyler, acele edilmeden, demlenerek gelenlerdir.

YORUMLAR