Bir Dokunuş Uzağımızdaki Hatıralar: Fotoğraf Albümlerine Ne Oldu?
Eskiden her evin en kıymetli hazinesi, salonun en mutena köşesinde duran o ağır, kadife kaplı fotoğraf albümleriydi. Sayfalarını çevirirken duyulan o hafif hışırtı, sanki geçmişin sesini bugüne taşırdı. Bir kareye sığmış koca bir bayram sabahı, gözleri hafif çekik çıkmış bir çocukluk karesi ya da bir piknik sofrasının neşesi… Sadece 36 pozluk bir film hakkımız vardı ve o hakkı en güzel anlara saklardık. Bugün ise ceplerimizde binlerce kare taşıyoruz. Akıllı telefonlarımızın galerileri, saniyeler içinde çekilmiş, birbirinin kopyası yüzlerce fotoğrafla dolu. Ama garip bir çelişki var: Görüntü sayımız arttıkça, hatıramızın ağırlığı azalıyor gibi.Binlerce fotoğrafın arasında, o anın kokusunu duyabildiğimiz kaç kare var? Dijitalin o uçsuz bucaksız denizinde kaybolan fotoğraflarımız, aslında birer “veri”ye dönüştü. Oysa o eski albümlerdeki tek bir kare, parmak uçlarımızın kağıda değdiği o an, bizi zamanın ötesine götürürdü. O fotoğrafın bir dokusu, bir kokusu, hatta bir “ruhu” vardı .Belki de her şeyi kaydetme telaşımız, anı yaşamayı ıskalamamıza sebep oluyor. “Güzel çıksın” diye uğraşırken, o anın içinde saklı olan o samimi gülüşü kaçırıyoruz. Fotoğraflar artık birer hatıra olmaktan çıkıp, başkalarına “bakın ne kadar eğleniyorum” deme aracına mı dönüştü?
Oysa hatıra, paylaşılmak için değil, saklanmak içindir.
Belki de bu hafta sonu telefonun galerisinde aşağılara inmek yerine, tozlu raflardaki o eski albümü indirmeliyiz. O sararmış kenarlı, tek bir fotoğrafın anlattığı hikaye; binlerce piksellik dijital kareden çok daha fazlasını söyleyecektir bize. Çünkü hayat, ekranda kaydırdığımız bir görüntü değil; parmak uçlarımızla hissettiğimiz, kokusunu aldığımız ve paylaştığımız o gerçek anların toplamıdır.

YORUMLAR