Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Deniz GÖKGÖR
Deniz GÖKGÖR

MÜZAKERELERLE ÇİZİLEN SAVAŞ ROTASI

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşta, taraflar iki haftalık bir ateşkeste uzlaştı. Orta Doğu’da 40 günü aşkın gün süren ABD-İsrail-İran savaşı bölgede ciddi kırılmalar yaratarak şimdilik geçici bir ateşkese evrildi. ABD ve İran’ın Pakistan’da yürüttüğü temasların ilk turundan bir sonuç çıkmadı. Üstelik ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’ndan kontrollü geçişe izin veren İran’a karşı abluka uygulama kararı aldı.

ABD emperyalizminin temsilcisi Donald Trump ateşkesin uzayabileceğini, İran’la 2 gün içinde görüşebileceklerine dair açıklamalar yapsa da bölgede gerilimin fitili henüz sönmüş değil. Nitekim İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürmesi, ateşkesin kapsamına ilişkin tartışmaları da beraberinde getiriyor. İddialara göre ABD, Lübnan’ın da ateşkes kapsamına alınması gerektiğini belirtirken İsrail bu duruma karşı çıkarak saldırılarını sürdüreceğini ifade etti. Ancak bu noktada dikkat çekici olan, İsrail’in ABD’den bağımsız hareket etme kapasitesinin sınırlı olmasıdır. Bu nedenle belirleyici olan, İsrail’in tek başına ne istediğinden çok, ABD’nin bu sürece nasıl yaklaştığıdır. Nitekim devam eden saldırılar, ABD emperyalizminin İsrail’in bu politikalarına açık bir itiraz geliştirmediğini göstermektedir.

İRAN’IN ŞARTLARI

İran ABD ile olan müzakerelerde Lübnan’a yönelik saldırıların durmasını şart koşmaktadır. Ancak İsrail devleti ise bu koşula yanaşmamakta, saldırılarını sürdürmektedir. İran açısından kırmızı çizgiler son derece nettir. Balistik füze kapasitesi ve vekil güçler, pazarlık konusu değil; doğrudan rejimin varlık sigortası olarak görülmektedir. Bu unsurların terk edilmesi, İran için yalnızca bir dış politika tercihi değil, devletin güvenlik mimarisinin çözülmesi anlamına gelmektedir. Aynı şekilde İran’ın Hizbullah hattından vazgeçmesi de beklenmemektedir; zira İran, bu ağın zayıflaması durumunda İsrail’in sahada kalıcı bir üstünlük kuracağını öngörmektedir. Mevcut tabloda olası bir anlaşmanın sınırları da bu kırmızı çizgiler içinde şekillenmektedir. İran, Lübnan ve özellikle Hizbullah’tan vazgeçmemekte; bunun, İsrail’e bölgede “fiili üstünlük” ve alan kontrolü sağlayabileceğini düşünmektedir.

Buna karşılık Hürmüz Boğazı, İran açısından yalnızca stratejik bir geçiş noktası değil, aynı zamanda küresel enerji akışını etkileyen güçlü bir baskı aracıdır. Boğaz üzerindeki kontrol kapasitesi, Tahran’a hem ekonomik hem de jeopolitik düzeyde önemli bir kaldıraç sağlamaktadır. Bu durum, İran’ın Çin’e yönelen enerji akışları üzerindeki etkisini de doğrudan belirlemektedir.

ENERJİ AKIŞI VE GÜÇ DENGELERİ

Geniş perspektiften bakıldığında bu çatışma, yalnızca bölgesel bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda güç rekabetinin bir yansımasıdır. Enerji piyasalarının kontrolü ve ticaret yollarının güvenliği, mücadelenin temel eksenlerinden birini oluşturmaktadır. Bu çerçevede ABD açısından öncelikli hedefin Çin ile küresel rekabet olduğu, Orta Doğu’daki her gelişmenin de bu denge üzerinden değerlendirildiği görülmektedir. Bazı diplomatik kaynakların da işaret ettiği gibi ABD’nin uzun vadeli stratejisinde Çin, en temel rakip konumundadır.

Ancak bu büyük stratejik tasarım, sahadaki ekonomik gerçeklerle çelişmektedir. Özellikle enerji fiyatları ve enflasyon baskısı, ABD iç siyasetinde önemli bir sınırlayıcı faktör oluşturmaktadır. Hürmüz Boğazı’ndaki olası bir istikrarsızlık, küresel petrol akışını etkilerken, bu etkinin tümüyle ABD’ye değil, özellikle Asya ekonomilerine—Japonya ve Güney Kore gibi enerji ithalatına bağımlı ülkelere—daha ağır yansıdığı değerlendirilmektedir. Çin’in ise enerji çeşitliliği ve iç üretim kapasitesi sayesinde bu şokları daha sınırlı hissettiği yönünde analizler bulunmaktadır.

Bu bağlamda, mevcut savaşın ABD açısından net bir stratejik kazanç üretip üretmediği tartışmalıdır. Nitekim İran’ın Hürmüz üzerindeki stratejik ağırlığını koruması ve kriz anlarında bu alanı bir baskı aracına dönüştürmesi, sahadaki güç dengesini daha da karmaşık hale getirmektedir. 

Öte yandan son dönemde ortaya çıkan istihbarat raporları da bu karmaşıklığı desteklemektedir. Financial Times’ın haberine göre İran Devrim Muhafızları’na bağlı havacılık ve uzay biriminin 2024’te Çin yapımı bir keşif uydusu edindiği ve bu kapasitenin savaş sırasında bölgedeki ABD üslerini hedefleme süreçlerinde kullanıldığı iddia edilmektedir. Bu durum, çatışmanın yalnızca kara ve hava sahasıyla sınırlı olmadığını, uzay ve istihbarat teknolojileri üzerinden de yürütüldüğünü göstermektedir.

Sonuç olarak, ABD’nin temel hedefleri olarak öne sürülen rejim baskılama, nükleer kapasiteyi sınırlama ve vekil ağları zayıflatma stratejilerinin sahadaki karşılığı oldukça tartışmalıdır. Aksine, mevcut süreç İran’ın hem bölgesel hem de stratejik alanlarda bazı kritik kaldıraçlarını koruduğunu, hatta bazı alanlarda güçlendirdiğini göstermektedir.

LÜBNAN SAHASI

Lübnan ve İsrail, otuz yılı aşkın bir süre sonra ilk diplomatik görüşmelerini gerçekleştirdi.

Washington’da 14 Nisan’da görüşen tarafların, “doğrudan müzakerelere başlama” kararı aldıklarını duyuruldu.

Görüşmede taraflar, Lübnan’da İran’ın desteklediği Hizbullah’ın etkisinin zayıflatılması için birlikte çalışmak üzerine anlaştı. İsrail’in “tüm devlet dışı terör örgütlerinin” tasfiye edilmesi için Lübnan’la birlikte çalışmayı kabul ettiği, ancak ülkedeki saldırılarını durdurma konusunda açık bir taahhütte bulunmadığı aktarıldı.

Görüşmeler kimi çevrelerce tarihi olarak nitelendirilse de bu görüşmelerin Lübnan Hizbullahı’nın etkisini zayıflatmak amacıyla yapıldığı göz ardı edilmemelidir. Lübnan hükümeti ile İsrail bu konuda anlaşmış olabilir ancak Lübnan Hizbullahı İsrail saldırılarına açıktan karşılık vermekte, bölgede önemli bir unsur olmaya devam etmektedir. İsrail’in saldırıları ise sadece Lübnan Hizbullahı’na yönelmemekte saldırılar altyapı unsurlarını ve doğrudan halkı da hedef almaktadır. Lübnan hükümeti savaşan taraf olan Lübnan Hizbullahı’nı temsil etmemektedir ve dolayısıyla İsrail-Lübnan görüşmeleri ölü doğmuş da denebilir. Lübnan Hizbullahı’nın savaşıp savaşmama kararını verecek olan Lübnan hükümeti değil örgütün kendisidir.

Sonuç itibarıyla ateşkes ve müzakere süreçleri, temel çelişkileri ortadan kaldırmaktan çok, tarafların stratejik pozisyonlarını yeniden kurduğu geçici aralıklar yaratmaktadır. Bu çerçevede bölgedeki istikrar, kısa vadeli diplomatik hamlelerden ziyade, küresel güç rekabetinin genel seyrine bağlı olarak şekillenmektedir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER