Aynı sokakta yürüyoruz.
Aynı pazarda alışveriş yapıyor, aynı ekonomik krizle mücadele ediyoruz.
Ama aynı hayatı yaşamıyoruz.
Çünkü bu ülkede toplumsal ayrım artık yaşam tarzı tartışması değil;
hayatın hangi referansla kurulacağı tartışması.
Bir taraf için “değer”, dini referanslarla şekillenmiş bir düzeni korumak demek.
Toplumsal rollerin belirli olduğu, sınırların net çizildiği, geleneğin rehberlik ettiği bir düzen.
Diğer taraf için “değer”, bireyin hak ve özgürlüklerini korumak demek.
Hayatın değişebileceğini, rollerin tartışılabileceğini, tercihin kutsal olduğunu savunan bir yaklaşım.
İki taraf da “iyi” bir şey istediğini düşünüyor.
Ama iyi’nin tanımı farklı.
Birine göre itaat düzeni ayakta tutar.
Diğerine göre itiraz toplumu ileri taşır.
Birine göre kamusal alan dini hassasiyetlerle şekillenmeli.
Diğerine göre kamusal alanın referansı hukuk olmalı.
Birine göre gelenek toplumu korur.
Diğerine göre gelenek sorgulanmadıkça adalet mümkün olmaz.
Ve çatışma tam da burada başlıyor.
Bu mesele başörtüsü ya da kıyafet meselesi değil.
Alkol ya da ibadet meselesi de değil.
Mesele şu:
Toplumsal düzeni kim tanımlayacak?
Kadının hayatına kim sınır çizecek?
Gençlerin geleceğine kim yön verecek?
Kamusal alanın dili ne olacak?
Çünkü bir taraf için kutsal olan, diğer taraf için tartışılabilir.
Bir taraf için vazgeçilmez olan, diğer taraf için değişebilir.
Belki de en zor olan şu:
Kimse kendini baskıcı görmüyor.
Kimse kendini özgürlük düşmanı ya da değer karşıtı olarak tanımlamıyor.
Ama herkes kendi doğrusunu evrensel kabul ediyor.
Oysa birlikte yaşamak, aynı referansa sahip olmak demek değil.
Birbirinin referansına rağmen hukukun ortak zemininde buluşabilmek demek.
Toplumsal ayrım büyüyor çünkü ortak zemin daralıyor.
Ve belki de asıl soru şu:
Biz farklı referanslarla aynı ülkede yaşayabilmeyi öğrenebilecek miyiz,
yoksa her tartışmada biraz daha karşı kıyılara mı savrulacağız?

YORUMLAR