Kendi Kendimizin Tanığı Olmayı Ne Zaman Unuttuk?
Geçen gün telefonumun şarjı kapandı. Tam o anda çok güzel bir gün batımı vardı. İlk refleksim telefonuma uzanmak oldu; o anı “yakalamalı”, birilerine göstermeli ve “Bakın ne kadar güzel bir anın içindeyim” demeliydim. Telefon açılmayınca, sadece oturdum ve izledim. Garip bir histi. Sanki izleyicisi olmayan bir oyun sergileniyordu ve tek seyirci bendim.Peki, sahi ne zamandan beri kendi hayatımızın sadece başrolü değil, aynı zamanda en meraklı seyircisi olduk?
Paylaşılmayan Mutluluk “Yarım” mı Sayılıyor?
Artık bir fincan kahve içerken, bir kitap okurken ya da sahil boyunda yürürken içimizden bir ses fısıldıyor: “Bunu görmeliler.” Bu kötü bir niyet değil; aslında sevdiklerimizle bağ kurma, “ben de buradayım” deme isteği. Ama bu istek, zamanla bizi sessiz bir baskının altına sokuyor. Eskiden “karakter, kimse izlemiyorken yaptığınız şeydir” denirdi. Şimdilerde ise kimsenin izlemediği o ıssız anları bulmak o kadar zor ki… Zihnimizde her an bizi izleyen, onaylayan ya da eleştiren hayali bir kalabalıkla yaşıyoruz.
En Saf Halimiz Nerede Saklı?
En gerçek halimiz; saçımızın başımızın dağınık olduğu, bir şarkıyı detone şekilde söylediğimiz ya da sadece boş boş tavana bakıp hayal kurduğumuz o “içerik” değeri taşımayan anlarda gizli. Filtrelerin, açıların ve doğru ışığın peşinde koşarken, o küçük ve kusurlu anların güzelliğini ıskalıyoruz sanki.Aslında hepimiz biraz yorgunuz. Sürekli “en iyi halimizi” vitrine koymaya çalışmaktan, hayatımızı bir film şeridi gibi başkalarının beğenisine sunmaktan… Oysa en derin huzur, kimseye bir şey kanıtlama zorunluluğu hissetmediğimiz o sessiz dakikalarda saklı.
Kendimize Bir “An” Borçluyuz
Sadece kendimiz için bir çay koymak, kendimiz için bir şarkı açmak… Kimsenin beğenisine sunulmayan, kimsenin bilmediği, sadece bize ait küçük bir sır gibi yaşanan bir on dakika.Çünkü hayat, başkalarına izlettirdiğimiz bir film değil; bizzat içinde kaybolmamız gereken muazzam bir yolculuk. Ve en iyi manzaralar, fotoğrafı çekilemeyenlerdir.

YORUMLAR