Hayatı Bir Sahne Gibi Yaşamak
Eskiden anılarımız, sadece zihnimizde ya da sararmış fotoğraf karelerinde saklıydı. Şimdilerde ise her anımızı, sanki bir sahnedeymişiz gibi yaşıyoruz. Hayatımızı sadece yaşamak yetmiyor; o anın ne kadar kıymetli olduğunu başkalarına da anlatma, gösterme ihtiyacı duyuyoruz. Bu aslında kötü bir niyetten değil, belki de sadece “buradayım ve mutluyum” deme isteğimizden kaynaklanıyor.
Paylaşılan Acılar, Estetik Kareler
Bazen en hüzünlü anımızda bile telefona sarılıyoruz. Yağmurlu bir camın arkasından dışarı bakarken ya da yalnız bir akşam kahvesi içerken, o anın dinginliğini bir kareyle ölümsüzleştirmek istiyoruz. “Estetik bir keder” bu aslında; hüznümüzü bile başkalarıyla paylaşarak hafifletmeye çalışıyoruz. Ancak o anın fotoğrafını çekmeye odaklanırken, bazen duygunun tam kalbinde durmayı unutuveriyoruz.
Kendi Hayatımızın Hayranı Olmak
Modern dünya bize sürekli “en iyi halini göster” diyor. Bu yüzden biz de hayatımızı bir yönetmen titizliğiyle kurguluyoruz. Masadaki kitabın duruşu, çiçeğin açısı derken; aslında kendi hayatımızın en sadık izleyicisi haline geliyoruz. Kendimizi başkalarının gözünden görmeye çalışırken, bazen aynadaki asıl yüzümüzü, o filtresiz ve yorgun ama bir o kadar da gerçek halimizi özlüyoruz.
Kusurların Güzelliğini Unutmak
Mükemmel görünme çabası, insanı en çok yoran şeylerden biri. Oysa bizi biz yapan o küçük kusurlarımızdı; dağınık saçlarımız, yanlış kurulmuş cümlelerimiz, mükemmel olmayan sofralarımız… Her şeyi vitrine koymaya çalışırken, o vitrinin arkasındaki gerçek sıcaklığı, yani “insan olma” halini biraz gölgede bırakıyoruz.
Sadece Kendimiz İçin Bir An
Belki de bazen en büyük huzur, hiç kimsenin beğenisine sunulmayacak bir anı sadece kendimiz için biriktirmektir. Fotoğrafını çekmediğimiz bir manzara, kimseye anlatmadığımız bir mutluluk ya da sadece kendi içimizde yaşadığımız bir hüzün… Kendi hayatımızın hem hayranı hem yönetmeni olmayı bir kenara bırakıp, sadece “yaşayanı” olduğumuzda; o aradığımız samimiyet kendiliğinden geri gelecek.

YORUMLAR