Yarın Ola, Hayır Ola
Hayatımız, hep o meşhur “Pazartesi” gününü bekleyen hayali kahramanların hikayeleriyle dolu. Hepimiz bir yerlerde, bir zaman diliminin başlamasını bekliyoruz: “Şu bayram bir geçsin,” “Hele bir ay başı gelsin,” “Pazartesi olsun, kesin başlıyorum.” Oysa o büyülü Pazartesi hiçbir zaman takvimlerdeki gibi gelmiyor. Çünkü erteleme hastalığı, aslında bir tembellik değil; kusursuz bir anı bekleme tuzağıdır. Yapmamız gereken işin başına oturmak yerine, o işi yaparken ne kadar mükemmel olacağımızın hayalini kurmayı daha çok seviyoruz. Ve sonuç? Dağ gibi biriken e-postalar, okunmamış kitaplar, başlanmamış diyetler ve her gece başımızı yastığa koyduğumuzda bizi bekleyen o tanıdık, huzursuz suçluluk duygusu. devamını yaz
Mutfak Tezgahındaki “Yalancı” Kahramanlık
Erteleme hastalığının en sinsi yanı, bizi her zaman bir kanepede uzanırken yakalamamasıdır. Bazen bizi dünyanın en çalışkan insanı gibi hissettirerek kandırır. Yazmanız gereken çok önemli bir rapor, çalışmanız gereken ağır bir sınav mı var? Bir bakarsınız ki hayatınızda hiç yapmadığınız bir titizlikle mutfak dolaplarını düzenliyor ya da bilgisayarınızdaki gereksiz dosyaları siliyorusunuz.Psikolojide buna “yapıcı erteleme” deniyor. Asıl yapmamız gereken işin yarattığı stresten kaçmak için, daha az önemli ama vicdanımızı rahatlatacak başka işlere sığınıyoruz. O an o dolapları silmek, kendimize söylediğimiz en masum yalandır: “Bak boş durmuyorum, en azından faydalı bir şey yapıyorum.” Oysa gerçekte yaptığımız tek şey, yüzleşmekten korktuğumuz o devasa sorumluluğun etrafından dolanmaktır.
Adrenaliniyle Dans
Ve tabii ki o meşhur, teslim vaktine sadece saatler kala gelen “ilahi” güç… Bir haftadır kapağını açmadığınız işi, sabaha karşı üçte bitirince kendinizi bir dahi gibi hissedersiniz. Ama aslında bu bir başarı hikayesi değil, bir yıpranma savaşıdır. O son dakika adrenaliniyle bitirdiğimiz işler, aslında potansiyelimizin çok altında kalan, sadece “kurtarılmış” parçalardır. Kendi zihnimize, kendi huzurumuza borçlanarak günü kurtarırız ama o borcun faizini bir sonraki erteleme krizinde uykusuzluk ve stresle öderiz.
“Yeterince İyi” Olma Cesareti
Peki, bu döngüden nasıl çıkılır? Belki de ilk adım, mükemmeliyetçilik zırhını bir kenara bırakmaktır. Hayat, biz “en uygun anı” beklerken yanımızdan hızla akıp giden bir tren. Takvimdeki o efsanevi Pazartesi hiçbir zaman gelmeyecek; çünkü o kusursuz sessizlik, o sonsuz enerji ve o tam kıvamındaki motivasyon aynı anda hiçbir zaman buluşmayacak.Yapmamız gereken şey, işe “en kötü” haliyle bile olsa başlamaktır. Kirli bir taslak, bitmemiş bir raporun ilk cümlesi, sadece beş dakikalık bir yürüyüş… Zihnimiz başladığımız işi tamamlama eğilimindedir ama başlamadığımız iş her zaman bir dağ gibi büyür.Eğer şu an bu yazıyı, yapmanız gereken bir şeyi ertelerken okuyorsanız; size küçük bir dost tavsiyesi: Bu son noktayı gördüğünüz an ekranı kapatın. Hiçbir şey düşünmeden, sadece beş dakika boyunca o ertelediğiniz işe odaklanın. Göreceksiniz ki, başlamanın verdiği o hafiflik duygusu, ertelemenin verdiği o sahte konfordan çok daha tatlıdır.Unutmayın; yarım kalmış bir başlangıç, hiç kurulmamış hayallerden çok daha değerlidir.

YORUMLAR