1926’da kabul edilen Türk Medeni Kanunu, yalnızca bir kanun değil; bir zihniyet devrimiydi. Osmanlı’dan miras kalan dini esaslı hukuk düzeni yerine, laik ve eşitlikçi bir özel hukuk sistemi kuruldu. İşte bu yüzden ona sıradan bir yasa değil, bir “devrim kanunu” denildi.
100 yıl önce atılan bu adımın en çarpıcı yönü kadının hukuk önünde birey olarak tanınmasıydı. Resmi nikâh zorunlu hale geldi. Çok eşlilik yasaklandı. Kadınlar boşanma, miras ve velayet gibi alanlarda erkeklerle eşit haklara kavuştu. Aile, erkeğin mutlak otoritesinden çıkarılıp hukuk devleti denetimine alındı.
Kanun, İsviçre Medeni Kanunu’ndan uyarlanmıştı; ancak Türkiye’nin toplumsal dönüşümünün temel taşı oldu. Kadının çalışma hayatına katılımı, ekonomik özgürlüğü ve kamusal alandaki varlığı bu hukuki zemin üzerinde güçlendi. Bir toplumun kaderi, özel hukukta gizlidir; çünkü aileyi ve bireyi düzenleyen kurallar, devletin karakterini yansıtır.
Elbette Medeni Kanun da zaman içinde değişti. 2002 reformuyla aile içinde eşitlik ilkesi daha açık biçimde düzenlendi. “Aile reisliği” kavramı kaldırıldı. Edinilmiş mallara katılma rejimi benimsendi. Ancak özünde değişmeyen şey şuydu: Bireyin iradesi ve eşitliği.
Bugün 100 yaşında olan Medeni Kanun, yalnızca geçmişin kazanımı değil, geleceğin teminatıdır. Her tartışmada, her geri adım söyleminde hatırlanması gereken şudur: Bu kanun bir tercihin değil, bir devrimin ürünüdür. Ve devrimler, yalnızca yapıldıkları gün değil; her gün korunmak zorundadır.
Çünkü Medeni Kanun, sadece evliliği, boşanmayı ya da mirası düzenlemez. O, kadın ile erkeğin eşit yurttaş olduğunu ilan eder. Hukukun diliyle söylenmiş en net eşitlik cümlesidir.

YORUMLAR