Adliye, teoride tarafsızlığın mekânıdır. Pratikte ise alışkanlıkların, hiyerarşinin ve görünmez kodların da hüküm sürdüğü bir alandır. Kadın avukat için bu kodlar çoğu zaman dosyadan daha ağırdır.
Sorun tek tek kişiler değil; sorun, normalleşmiş bir dil ve yerleşmiş bir kültürdür. Erkek meslektaşın “ısrarı” mesleki ciddiyet sayılırken, kadının ısrarı “gerilim” olarak okunur. Erkek avukatın yüksek sesi otorite kabul edilirken, kadınınki “duygusallık” olarak etiketlenir. Aynı davranış, farklı cinsiyetlerde farklı anlamlar taşır.
Bu bir tesadüf değil; sistemsel bir refleks.
Adliyede kadın olmak, yalnızca hukuki bilgiyle yarışmak değildir. Aynı zamanda önyargıyla, küçümseyen bakışla, “emin misiniz?” tonuyla mücadele etmektir. Kalemde işinizi hızlandırmak için fazladan açıklama yapmak zorunda kalmanız, duruşmada sözünüz kesildiğinde bunun sıradanlaşması, meslektaşlık sınırını aşan hitapların tolere edilmesi… Bunların her biri bireysel değil, yapısal sorunlardır.
Hukuk cinsiyetsizdir denir. Doğrudur; kanun metni cinsiyet içermez. Ancak uygulama, uygulayıcının zihniyetinden bağımsız değildir. Eğer zihniyet eşitlik üretmiyorsa, norm tek başına adalet yaratmaz.
Kadın avukat özellikle şiddet, boşanma ya da ceza dosyalarında çalışıyorsa bir başka katman daha eklenir: “Duygusal davranır mı?” önyargısı. Oysa empati zafiyet değil, mesleki derinliktir. Kararlılık saldırganlık değildir. Soğukkanlılık da cinsiyete özgü değildir.
Asıl mesele şudur:
Adliyede kadın olmak neden hâlâ ayrı bir başlık gerektiriyor?
Çünkü sistem, kadın varlığını hâlâ istisna gibi karşılıyor. Oysa kadın avukat bu sistemin misafiri değil, kurucu unsurudur. Barolarda, mahkeme salonlarında, akademide, savunmada varız. Ve bu varlık lütuf değil, haktır.
Gerçek eşitlik; kadın avukatın ne kadar güçlü olduğunun konuşulmadığı gün başlayacak. Çünkü o gün güç, cinsiyetle ölçülmeyecek.
Adliye koridorlarında mesele sadece dava kazanmak değildir.
Mesele, eşit bir zeminde mücadele edebilme hakkını kazanmaktır.

YORUMLAR