Acı Bir Yarış mı, Yoksa Bir Sığınak mı?
Hayat bazen hepimize cömert davranmıyor; bazen haksızlığa uğruyoruz, bazen kalbimiz kırılıyor, bazen de yolun en başında ayağımız takılıyor. Eskiden bu yaralarımızı saklamaya, “kol kırılır yel içinde kalır” diyerek kendi içimizde iyileşmeye çalışırdık. Şimdilerde ise tam tersi bir rüzgar esiyor: Yaşadığımız zorlukları, kırgınlıkları ve mağduriyetleri birer “hayat madalyası” gibi göğsümüzde taşımaya başladık.
Mağduriyetin Konforlu Alanı
Peki, neden acılarımızı bu kadar çok anlatma ihtiyacı duyuyoruz? Belki de cevabı çok insani bir ihtiyaçta gizli: Anlaşılmak ve görülmek. Ancak bu masum ihtiyaç, farkında olmadan bizi tehlikeli bir kıyıya sürüklüyor. Mağduriyet, bazen bize öyle konforlu bir alan açıyor ki; sorumluluk almaktan, hata yapma riskinden veya değişimin getirdiği yorgunluktan bu sayede kaçabiliyoruz.”Ben yapamadım çünkü çok haksızlığa uğradım” demek, “Ben denedim ama beceremedim” demekten çok daha kolay geliyor ruhumuza. Mağduriyet bir nevi ruhsal bir battaniye gibi bizi sarıyor; ama bu battaniyenin altında fazla kaldığımızda, dışarıdaki güneşli günleri ve kendi gücümüzü unutuyoruz.
“En Çok Benim Canım Yandı” Demek
Sosyal medyanın ve modern dünyanın hızı içinde, kimin sesinin daha çok duyulacağı bir rekabete dönüştü. Sanki kimin yarası daha derin, kimin çocukluğu daha hüzünlü, kimin haksızlığı daha büyükse; o kişi en çok ilgiyi, en çok haklılığı ve en çok şefkati hak ediyormuş gibi bir algı oluştu.Oysa acı, yarıştırılacak bir şey değildir. Herkesin yükü kendi omuzlarına göre ağırdır. Acıyı bir rekabet unsuru haline getirdiğimizde, o en saf halini, yani iyileşme arzusunu kaybediyoruz. Birbirimize “geçmiş olsun” demek yerine, “benimki daha kötüydü” demeye başladığımız an, gerçek bağlarımızı koparıyoruz.
Yaralarla Barışmak, Onlara Yaslanmamak
Elbette yaşadığımız zorluklar bizi biz yapan, ruhumuzu olgunlaştıran değerli parçalar. Ancak bizi sadece bu yaralar tanımlamamalı. Bir insanın hikayesi, sadece başına gelen “kötü” şeylerden ibaret olamaz.Gerçek güç; yaşadığımız mağduriyetleri birer engel ya da birer “haklılık kartı” olarak kullanmakta değil, o yaralarla barışıp yola devam edebilme cesaretinde gizli. Belki de artık sadece ne kadar yara aldığımızı değil, o yaralara rağmen nasıl gülümsediğimizi anlatmanın vakti gelmiştir. Çünkü hayat, yaslanmak için değil, adım atmak için bizi bekliyor.

YORUMLAR