Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Deniz GÖKGÖR
Deniz GÖKGÖR

ABD’DE ICE PROTESTOLARI VE GÖRÜNMEZ GERÇEKLER

2026 yılı daha ilk günlerinden itibaren çatışmalı bir yıl olacağını deklare etmiştir. Suriye’de yaşanan son çatışmalar, Venezuela Devlet Başkanı’nın kaçırılması ve Filistin’de kesintisiz biçimde sürdürülen görünmez soykırım, emperyalist saldırganlığın ulaştığı boyutları gözler önüne seriyor.

Bu tabloya yakından bakıldığında, ABD emperyalizminin gerileyen küresel hegemonyasını saldırganlıkla tahkim etmeye çalıştığı; çatışmaları derinleştirerek, kriz bölgelerinde kendisine bağlı yeni müttefikler ve bağımlı rejimler yaratma arayışını hızlandırdığı görülüyor. Uluslararası hukuku hiçe sayan, ulusal egemenlikleri ayaklar altına alan bu yaklaşım, yalnızca dış politik bir tercih değil, sistemik bir zorunluluğun ifadesidir.

Dışarıda bu ölçüde hukuk tanımaz ve yıkıcı bir çizgide ilerleyen ABD emperyalizmi, içeride de halkına yönelik vahşetten geri durmamaktadır. Göçmenlere karşı yürütülen baskı politikaları, göçmen polisinin (ICE) artan yetkileri, ulusal muhafızların sokaklara sürülmesi ve protestoların militarize yöntemlerle bastırılması, bu sürekliliğin iç cephedeki yansımalarıdır. Emperyalist şiddet, sınırların ötesinde üretildiği gibi, kriz derinleştikçe ülke içine de yönelmektedir.

Bunun en çarpıcı örneği geçtiğimiz günlerde ABD’nin Minneapolis kentinde 37 yaşındaki Renee Good adlı kadının ICE polisi tarafından vurularak öldürülmesidir. Tüm bunlar olurken ABD, İran’daki protestocuları vurması halinde İran’a saldıracağını beyan etmekte, Venezuela Başkanı Maduro’yu kaçırmakta bir sakınca görmemektedir. Uluslararası hukuka ihtiyacı olmadığını ilan eden Trump yönetimindeki ABD emperyalizmi içeride büyüyen ekonomik krizi dışarıda daha da saldırgan kesilerek aşmaya çalışmaktadır.

 

11 Eylül saldırılarının ardından “ulusal güvenlik” gerekçesiyle kurulan ICE, bugün Trump yönetimi altında göçmenlik yasalarını uygulayan bir kurum olmanın ötesine geçmiş, iç cephede emperyalist zorun asli aygıtlarından biri hâline gelmiştir. Kitlesel gözaltılar, sokak baskınları ve ölümcül güç kullanımının sıradanlaştırılması, ICE’yi fiilen yarı-askerî bir yapıya dönüştürmüştür.

 

ICE’nin bu dönüşümü, tesadüfi bir yetki aşımı ya da “sert güvenlik politikası” tercihi olarak okunamaz. Aksine bu durum, emperyalist devletin kriz anlarında başvurduğu klasik yönetim refleksinin güncellenmiş bir biçimidir. Hukukun askıya alındığı, keyfi gözaltıların ve ölümcül gücün normalleştirildiği bu alan, yalnızca göçmenlere değil, tüm emekçi sınıflara dönük bir gözdağının parçasıdır. Bugün göçmenlere yönelen zor, yarın grev yapan işçilere, protesto eden gençlere ve muhalefet eden toplumsal kesimlere yönelme potansiyelini içinde taşımaktadır.

ICE’nin sokaklarda artan görünürlüğü ve militarize operasyonları, ABD devletinin kendi meşruiyet krizini yönetme biçimini de açık etmektedir. Ekonomik krizin derinleştiği, toplumsal eşitsizliklerin keskinleştiği ve siyasal temsil mekanizmalarının giderek işlevsizleştiği bir tabloda, devlet rızayı değil korkuyu örgütlemeyi tercih etmektedir. Ulusal muhafızların kent merkezlerine konuşlandırılması, göçmenlik operasyonlarının fiilen askerî yöntemlerle yürütülmesi ve protestoların bastırılmasında sert güç kullanımının devreye sokulması, bu tercihin somut göstergeleridir.

Bu süreçte “ulusal güvenlik” söylemi, hem içeride hem dışarıda işlevsel bir ideolojik araç olarak kullanılmaktadır. Dış politikada askeri müdahaleleri, rejim değişikliği girişimlerini ve uluslararası hukukun ihlalini meşrulaştıran bu söylem, içeride ise göçmenleri ve yoksul halk kesimlerini potansiyel tehdit olarak kodlamaktadır. Böylece emperyalist şiddet, hem sınırların ötesinde hem de ülke içinde süreklilik kazanmakta; devletin zor aygıtları birbirini besleyen bir bütün hâline gelmektedir.

Minneapolis’te Renee Good’un öldürülmesi bu bağlamda, münferit bir olay değil, sistematik bir şiddet rejiminin parçasıdır. Olayın ardından yükselen kitlesel protestolar ise bu rejimin toplumsal karşılığının giderek zayıfladığını göstermektedir. Halkın sokağa çıkarak ICE’yi ve devlet şiddetini hedef alması, emperyalist merkezin kalbinde dahi bu politikalara yönelik bir meşruiyet krizinin oluştuğuna işaret etmektedir. Ancak devletin bu tepkilere yanıtı, geri adım atmak değil, daha fazla baskı ve zor kullanımı yönünde olmaktadır.

ABD emperyalizminin bugün izlediği çizgi, krizi yönetmekten ziyade derinleştiren bir karakter taşımaktadır. Dışarıda saldırganlık arttıkça, içeride baskı yoğunlaşmakta; içeride kriz büyüdükçe, dışarıda yeni çatışma alanları yaratılmaktadır.

Sonuç olarak Minneapolis’te yaşananlar, ABD’de göçmenlik politikalarının geldiği noktayı aşan bir anlam taşımaktadır. Renee Good’un ölümü, şiddetin ‘demokrasiyle övünen’ emperyalist merkez ülkelerde de olağanlaştırıldığını; “demokrasi”, “özgürlük” ve “hukuk devleti” söylemlerinin içinin boşaltıldığını bir kez daha ortaya koymuştur.

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER