Modern Zamanların Yeni Kabusu: Sıradanlık Korkusu
Eskiden “sıradan” olmak, huzurlu bir hayatın, sakin bir mahallenin ve kendi halindeliğin adıydı. Şimdilerde ise sanki bir başarısızlık belgesi gibi algılanıyor. Sabah kalkıp işine giden, akşam ailesiyle sessizce yemeğini yiyen ve hafta sonunu sadece dinlenerek geçiren birinin hayatı, artık kimse için “yeterli” değil. Çünkü her anımız bir performans sergileme alanına dönüştü; eğer hayatımız “viral” olmuyorsa, sanki hiç yaşanmamış sayılıyor.Her sabah uyandığımızda gizli bir yarışın start çizgisine yerleşiyoruz. En ilginç hobiler bizde olmalı, en uzak yerlere biz gitmeli, her güne “en verimli” halimizle başlamalıyız. Eğer o gün sadece camdan dışarı baktıysak veya sadece sevdiğimiz bir kitabı okuduysak, içimizi tuhaf bir suçluluk kaplıyor. “Herkes bir şeyler başarıyor, ben yerimde mi sayıyorum?” sorusu, modern insanın zihnine bırakılmış en zehirli sarmaşık sanırım.Oysa hayat, her saniyesi bir “proje” gibi yönetilmeyecek kadar kıymetli. Başkalarının dijital vitrinlerine bakıp kendi gerçek, bazen dağınık ama her zaman insani olan “sıradan” günlerimizi yargılamaktan yorulmadık mı? Bir fincan çayın buharında kaybolmak, eski bir şarkıyı mırıldanmak veya hiçbir şey yapmadan koltukta uzanmak “vakit kaybı” değil, ruhun en temel ihtiyaçlarıdır.Belki de bugün ihtiyacımız olan tek şey, kendimize biraz yer açmaktır. Dünyayı değiştirmeye çalışan kalabalıkların içinde, saksıdaki çiçeğini sulayan, komşusuna içten bir selam veren ve kendi hızında yürüyen o “sıradan” insanın nezaketine her zamankinden daha fazla muhtacız.Işıltılı kalabalıkların arasında, kendi sessizliğinde parlayan o yalın halini sevmekten korkma. Çünkü hayat, en çok o gürültüsüz anlarda, kimseye bir şey kanıtlama derdi taşımadığın o sakin limanlarda saklıdır. En büyük devrim, kimseden onay almadan, sadece “kendin” olarak kalabilmektir.

YORUMLAR