Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) 56. Yıllık Toplantısı, 19–23 Ocak 2026 tarihleri arasında İsviçre’nin Davos kentinde gerçekleştirildi. Toplantı, büyük ölçüde ABD Başkanı Donald Trump’ın gölgesinde geçti. Trump’ın perşembe günü kamuoyuna tanıttığı sözde “Barış Kurulu” girişimi kadar, bir gün önce yaptığı ve ağırlıklı olarak Grönland meselesine odaklanan özel konuşması da Davos’taki tartışmaların merkezine yerleşti.
Trump’ın sarf ettiği, “Büyük bir güç ve kuvvet kullanmaya karar vermedikçe muhtemelen hiçbir şey elde edemeyiz; açıkçası durdurulamaz olurduk. Ama bunu yapmayacağım,” sözleri, hemen ardından gelen “Güç kullanmak istemiyorum. Güç kullanmayacağım,” ifadeleriyle birlikte okunduğunda, ABD emperyalizminin klasik tehdit–inkâr ikiliğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Trump, NATO üyesi ülkelere Grönland konusunda açık bir tercih dayattı: “Evet derseniz çok memnun oluruz. Hayır derseniz, bunu hatırlarız.” Trump’ın, Grönland’ın ilhakına karşı çıkan Fransa dahil sekiz Avrupa ülkesine yüzde 10 gümrük vergisi uygulama tehdidi, Davos’ta sıkça dile getirilen “müttefiklik”, “ortak değerler” ve “çok taraflılık” söylemlerinin arkasındaki çıplak zor mantığını açığa çıkardı. Bu tehdit, ABD’nin Avrupalı ortaklarını siyasal hizalanmaya zorladığını ve emperyalist kamp içindeki ilişkilerin baskı temelinde yürüdüğünü bir kez daha teyit etti.
Avrupa’yı da sert sözlerle hedef alan Trump, kıtanın bazı bölümlerinin “artık tanınmaz halde olduğunu” ve Avrupa’nın “doğru yönde ilerlemediğini” savundu. Bu açıklamalar, yalnızca bir dış politika eleştirisi değil, Avrupa emperyalizminin siyasal ve toplumsal krizine yönelik üstten bir hüküm verme girişimi olarak yankı buldu.
Trump’tan bir gün önce konuşan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise uluslararası sistemde “çok taraflılıktan” hızla uzaklaşıldığına dikkat çekti. Macron, “Bu, kuralların ayaklar altına alındığı, yalnızca en güçlünün hukukunun geçerli olduğu bir dünyaya doğru kayış,” diyerek mevcut düzenin giderek daha çıplak bir güç ilişkisine dayandığını kabul etti. Ancak bu tespit, emperyalist sistemin kendisine yönelmiş bir eleştiriden ziyade, Avrupa’nın bu güç mücadelesinde geri düşme korkusunu yansıtıyordu. “Bazı kilit sektörlerde, Çin’in Avrupa’ya daha fazla doğrudan yatırım yapmasına ihtiyacımız var” diyen Macron, Çin’in yatırımda davetkâr sözlerine nispeten bir cevap da vermiş oldu. Trump’ın Grönland üzerinden tehditkar söylemleri AB içinde kırılmalara yol açmış durumda. ABD’nin sarsılan hegemonyası ve saldırgan tutumu sebebiyle AB, ABD karşısında kendisini güvende hissetmiyor. Dolayısıyla Çin bu noktada devreye girerek ticaret konusunda ‘güvenilebilir’ bir ortak olduğunu tüm dünyaya sunuyor.
Kanada Başbakanı Mark Carney ise küresel durumu bir “geçiş” değil, doğrudan bir “kopuş” olarak tanımladı. Carney’e göre eski düzen geri gelmeyecek; orta ölçekli ülkeler birlikte hareket etmediği takdirde, karar alma masasında değil, “menüde” yer alacaklardı.
Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei, Davos’taki üçüncü konuşmasında Batı’nın “özgürlük değerlerine” dönmesi gerektiğini savundu ve ABD’deki gelişmeleri bu dönüşümün kanıtı olarak sundu. Milei’nin çıkışı, Davos’ta sermaye yanlısı radikal sağ ideolojinin giderek daha görünür ve meşrulaştırılmış hale geldiğini gösterdi.
ABD iç siyasetindeki bölünmüşlüğün Davos’a yansıması ise Kaliforniya Valisi Gavin Newsom’un çıkışıyla somutlaştı. Newsom, Avrupalı liderleri Trump’a karşı “omurgalı olmaya” çağırarak sert ifadeler kullandı. Bu çıkış, ABD içindeki iktidar mücadelelerinin küresel platformlara doğrudan taşındığını ortaya koydu.
Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise daha temkinli bir dil benimsedi. Gerilimin tırmanmaması gerektiğini vurgulayan von der Leyen, Batı ittifakının birlikteliğinin ciddi biçimde zarar görebileceği uyarısında bulundu. Bu çağrı, Davos’ta sıkça dile getirilen “birlik” söyleminin ne denli kırılgan bir zemine oturduğunu gözler önüne serdi.
Bu atmosferde Çin, kendisini “öngörülebilir” ve “güvenilir” bir ortak olarak sunmaya çalıştı. Uluslararası eşitlik, pazarını açma ve çok taraflı işbirliği vurguları eşliğinde, ABD’ye yakın ülkelerle stratejik ortaklık girişimlerini artıran Pekin, Washington’u doğrudan karşısına almaktan kaçınırken kendi çıkarlarını adım adım ilerletmeye yöneldi. Çin Ekonomik İşlerden Sorumlu Başbakan Yardımcısı He Lifeng’in, “Dünya, güçlülerin zayıfları beslediği orman yasasına geri dönmemelidir,” sözleri, bu stratejik konumlanmanın ideolojik ifadesi oldu.
Nitekim Çin, son aylarda ABD’ye yakın ülkelerle ilişkilerini yoğunlaştırdı. Avustralya, Fransa, Kanada, İngiltere ve Almanya ile art arda gerçekleşen temaslar, Pekin’in ABD merkezli baskı siyasetinden rahatsız olan aktörlere alternatif bir yönelim sunduğunu gösterdi. Kanada’nın Çin elektrikli araçlarına yönelik ABD dayatmalarından kısmen ayrışması ve Çin’le “yeni bir stratejik ortaklık” arayışına girmesi, bu eğilimin somut örneklerinden biri oldu.
Bu tablo NATO tartışmalarına da yansıdı. Trump yönetiminin yıllardır eleştirdiği Avrupalı müttefikler ve Kanada, Temmuz ayında savunma harcamalarını GSYİH’nın yüzde 5’ine çıkarma taahhüdünde bulundu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu adımı ittifakın gücünün göstergesi olarak sunarken, Grönland krizine dair konuşmayı reddetmesi, ittifak içindeki gerilimin üzerinin örtülmeye çalışıldığını gösterdi.
Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski ise Davos’ta bu güvensizliği açıkça dile getirdi. Avrupa’nın “geleceği konuşup bugünü ertelediğini” söyleyen Zelenski, Batı’nın tereddütlü tutumunun Ukrayna açısından yalnızca stratejik değil, varoluşsal bir sorun olduğunu vurguladı. Davos’ta Zelenski’ye yönelik mesafeli yaklaşım, Avrupa’nın Rusya politikasında örtük bir yeniden değerlendirme sürecine girdiğinin işareti olarak değerlendirildi.
Davos 2026, net bir ‘çözüm’ ya da ortak yönelim üretmeden sona erdi. Zirveden geriye kalan temel soru şuydu: Yaşananlar geçici bir türbülans mı, yoksa emperyalist liderlik düzeninde kalıcı bir kırılmanın habercisi mi?
Bu sorunun kendisi, emperyalist sistemin içine girdiği yapısal krizi ve derinleşen hegemonya mücadelesini açık biçimde ortaya koymaktadır. Davos 2026, emperyalist blok içindeki çatlakları, ABD merkezli tahakküm ilişkilerine karşı artan hoşnutsuzluğu ve artan güç mücadelesine doğru gidişi görünür kılan bir eşik olmuştur.

YORUMLAR