Bir öğretmenin öldürülmesi, sadece bir insanın hayatını kaybetmesi değildir. O sınıfta yarım kalan bir ders, evine dönemeyen bir anne ya da baba, öğrencilerin hafızasında silinmeyecek bir travmadır. Eğitimde şiddet artık münferit bir “olay” değil, yapısal bir sorundur.
Türkiye’de son yıllarda öğretmenlere yönelik saldırılar ciddi biçimde arttı. Tehdit, hakaret, darp ve nihayet ölüm… Oysa öğretmen, devletin sınıftaki temsilcisidir. Ona yönelen şiddet, kamusal otoriteye ve eğitimin kendisine yönelmiş demektir.
Şiddetin kaynağına bakmadan çözüm üretmek mümkün değil.
Birincisi; otoriteye karşı genel bir tahammülsüzlük kültürü oluştu. Öğretmenin disiplin uygulaması, not vermesi ya da bir kuralı hatırlatması bile bazı veliler tarafından “kişisel husumet” gibi algılanabiliyor.
İkincisi; eğitim sisteminde öğretmenin itibarı sistematik olarak aşındı. Sürekli değişen mevzuat, performans baskısı, değersizleştirme dili… Toplumda öğretmene yönelik saygı zedelendiğinde, şiddet eşiği de düşüyor.
Üçüncüsü; cezasızlık algısı. Okulda darp eden veliye verilen düşük yaptırımlar ya da uzlaşmayla kapanan dosyalar, caydırıcılığı ortadan kaldırıyor.
Oysa okul, çocuğun güvenli alanı olmak zorunda. Öğretmenin kendini güvende hissetmediği bir ortamda öğrencinin sağlıklı gelişiminden söz edilemez. Şiddetin gölgesinde eğitim olmaz.
Burada yapılması gereken sadece cezaları artırmak değil;
Okullarda etkin güvenlik politikaları oluşturmak,
Veli-öğretmen iletişimini kurumsal zemine oturtmak,
Öğretmene yönelik şiddeti kamu görevlisine karşı işlenen suç kapsamında ağırlaştırılmış şekilde uygulamak,
Ve en önemlisi, toplumsal dilde öğretmenin itibarını yeniden inşa etmek.
Unutulmamalı ki bir toplum, öğretmenine nasıl davranıyorsa geleceğine de öyle davranıyordur.
Sınıfta korkunun değil bilginin konuştuğu bir ülke istiyorsak, öğretmeni korumak zorundayız.
Çünkü eğitimde şiddet, sadece bugünü değil yarını da öldürür.
